Valparaiso 1

Valparaiso, Sting  ve Pablo Neruda

Valparaiso, yani Cennet Vadi, tepeler üstüne kurulmuş minik bir liman şehri. Panama kanalı açılana kadar Güney Amerika’nın en önemli limanlarından biri. Limandan ayrılan binlerce gemiden arta kalan boyalarla evlerin dış cephelerini rengarenk boyayan halk sayesinde şehir tam bir festivaldeymişsiniz hissi veriyor.

Yıl 1996 yaşım 22, her genç gibi aşk damarlarımda kol geziyor. Meslek Turizm, hem de rehberlik yapıyorum, bazen haftalarca Anadolu’da o şehir senin bu şehir benim turist kafileleri ile geziyorum. Tabii ki bu turlar yüzünden de sevgilimle sık sık görüşemiyoruz. İşte tüm bu duygu hezeyanım içinde çıkan bir şarkı benliğime bir nakış gibi işliyor tüm mısralarını.

Sting o buğulu sesiyle mırıldanıyor:

Akyıldız’ın peşinde
Denizin üstünde
Evde gerçek aşkım beni beklerken
Güney rüzgârına halat atmış
Yıldız tuvali ile ay ışığını kullanarak
Güven içinde gidebilir gemimiz
Cape Horn’dan dönüp Valparaiso’ya doğru

İşte bu şarkı ile başlayan Valparaiso ilgim sonraki yıllarda Nazım Hikmet’in yanında biz şair sayılmayız diyen Şilili Şair Pablo Neruda sayesinde iyice alevlendi. Birçok ülkeden önce Şili’ye gitmemin sebebi de Valparaiso ve Pablo Neruda oldu.

Araştırdıkça o kadar çok benzer yön buldum ki ailemin bana verdiği Serdar Nazım isminde başrol oynayan Nazım Hikmet ile  Pablo Neruda arasında.

İkisindeki memleket sevgisi, faşist yönetime başkaldırı, aşk, sevgi hep çok etkiledi beni.

Nazım’ın Piraye’si ne yazdığı satırların çok benzerini sevdiceği Matilde’e kaleme alan Neruda, Nazım’ın vefatı sonrası yazdığı bir güz çelengi isimli şiirde ona son yolculuğunda Şili’nin kış krizantemlerini sunmuştur.

Ricardo Eliecer Neftali Reyes Basoalto, 1904 yılında doğumundan sadece 2 ay sonra hayatını kaybeden annesini hiç tanıyamadan başlar 69 yıl sürecek hayatına. Annesinin ölümü ardından tekrar çocuklu bir kadınla evlenen demiryolları işçisi babası, onun 10 yaşındayken ortaya çıkan yazma aşkına ve yeteneğine hep karşı çıkmış, her düşük gelirli aile gibi oğlunun kendinden daha başarılı bir öğrenim hayatı sürüp doktor ya da avukat olmasını istemiştir.

1917 yılında henüz 13 yaşındayken La Manana gazetesinde ilk yazıları çıkar ama babası onun yazmasına engel olmak için her şeyi yapacak hatta notlarını, defterlerini bile yakacaktır. Şair bu zor döneminde bir yarışmaya katılmak üzere yazı hazırlarken, bir dergide rastladığı Çek şair Jan Neruda imzalı bir yazıdan çok etkilenir  ve yazdığı yazıları Neruda isminin başına Pablo koyarak imzalamaya karar verir. Bu ismin bir kaç yıl için gelip geçeceğini düşünse de hayatını resmi olarak bu isimle tamamlar.

İlk eseri Alacakaranlık Kitabı 1923 yılında, bir yıl sonra da dünyaca tanınmasında önemli rol oynayacak birçok dike çevrilen 20 aşk şiiri ve umutsuz bir şarkı yayımlanmıştır. Şili üniversitesinde Fransız dili ve Edebiyatını bitirdikten sonra 1927 yılı itibariyle birçok ülkede konsolosluk görevi yapmış 1943 yılında Şili’ye dönüp 1945 yılında senatör seçilmiş ve Komünist Parti’ye katılmıştır. Yönetimin baskıcı tutumuna karşı olduğu için 1949 yılında yurt dışına kaçar ve birçok ülkede bulunur. Bu dönemde yazdığı şiirler politik aktivitelerini yansıtan bir çeşit sürgün günlüğü gibidir. 1970 yılında Şili Başkanlığına aday gösterilmiş, ama seçilememiştir. 1971 yılında Nobel Edebiyat ödülünü almış 1973 yılında karşıt olduğu Şili darbesinin hemen akabinde prostat kanserinden ölmüştür. Başa geçen Cunta hükümeti cenazenin kaldırılmasını yasaklamış sokağa çıkma yasağı ilan etmiş buna rağmen binlerce kişi cenazesine katılmıştır. 2015 yılında Şili hükumeti yaptığı açıklamada Neruda’nın ölümünün doğal yollarla olmayabileceğini kabullenmiştir.

Şili’de büyük şairin eserlerini kaleme aldığı, hayatını etkilemiş  3 ev vardır.

Bu evlerden ilki Valparaiso’nun 45 kilometre güneyinde La İsla Negra bölgesindedir. Isla Negra Türkçe Siyah Ada anlamına gelse de bir ada değil deniz kıyısında bir bölgedir. 1938 yılında satın aldığı arazi ve üstündeki kulübe şairin yaşamı ve eserlerini çok etkilemiştir. Bu kulübenin zaman içinde bir eve dönecek şekilde gelişmesini genişlemesini bir insanın gelişmesi ve olgunlaşmasına benzetmiştir Neruda. La Isla Negra’da ki ev yazarın öldükten sonra gömüldüğü evdir.

İkinci ev Santiago’da bulunan 1953 yılında üçüncü ama en çok sevdiği eşi Matilde Urrutia ile gizlice buluşmak için yaptırdığı ve Matilde’in uzun kıvırcık kızıl saçlarına ithafen Quechua dilinden İspanyolcaya geçmiş yabani saç anlamında La Chascona adındaki evdir. Evin içinde bulunan ve Matilde’in hem normal yaşamını hem Neruda’nın âşık olduğu insanı betimleyen çift yüzlü kızıl saçlı kadın tablosu çok ünlüdür.

Üçüncü ev Valparaiso’da bulunan La Sebastiana’dır. Neruda 1959 yılında Santiago’dan yorulduğunu ve daha sakin çalışmak için Valparaiso’da bir ev aradığını arkadaşlarıyla paylaşır. Dostları ona İspanyol Sebastian Collao tarafından yaptırılmaya başlanmış, ama ev sahibi bina bitmeden ölünce terkedilmiş bir binayı gösterirler. Bu 4 katlı binayı çok beğenen ama çok büyük bulan Neruda binayı arkadaşlarıyla ortak satın alır ve 1961 yılına kadar inşaatı tamamlarlar. Arkadaşlarının alt iki katta kendisinin üst iki katta çalıştığı binaya ve ilk sahibine ithafen La Sebastiana şiirini yazar ve bu ismi verir.

1991 yılında İspanyol telekomünikasyon firması Telefonica evin alt iki katını da satın alıp tüm binayı müzeye ve 1997 yılında kültür merkezine dönüştürmeye destekleyici oluyor.

GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIMA BİR ÇELENK

Neden öldün Nâzım?
Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi?
Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
Düşerlerdi orada, uzakta.
Yaşarken kendine seçtiğin
Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
Halkların kavgasını ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan…
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım sensiz.
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden yoksun dostluğumuzdan, bana ekmek olan, rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan

Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için!
Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

Şili hakkında diğer yazılar için tıklayınız

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yazar : Serdar Nazım KÖLÜRBAŞI