Şii 2

İran, Şii ve Sünni İnanış Üzerine

Şii mezhebine bağlı İran’a geldiğimizde kafamızdaki en önemli soru işareti, İslam ve İslamiyet’in yaşanış şeklidir. Teknik olarak bir İslam Cumhuriyeti topraklarında bulunmanın verdiği kaygılar özellikle kadınlar için havalimanında, uçaktan çıkarken başlar.

İran’da tüm kadınlar kafalarında bir fular bulundurmak zorundadır. Bulundurmak zorundadır diyorum, çünkü tüm ziyaretçi kadınlar bir kaç saatlik gözlem sonrası bu fuların aslında bizim anladığımız tesettüre pek de denk gelmediğini anlarlar. Saçların ne kadarını açıkta bıraktığının bile bir öneminin olmadığı bu fular ilk gün itibariyle size ülkede bazı şeylerin göstermelik olduğu hissini verir. Bu his, muhtemelen hafta boyu yaşayacağınız birçok detayla sizde daha da pekişecektir.

Herhangi bir şehri gezerken dikkatinizi ilk çekecek ayrıntı ortalıkta neredeyse tek bir minare bile görülmediği ayrıca ezan sesinin de hiç duyulmadığı olacaktır.

Bu detaylar dâhilinde İslamiyet’in Şii mezhebini yaşayan İran İslam Cumhuriyetinde Şiilik mezhebiyle ilgili bilgimizi zorlayınca oldukça az şey bildiğimizi fark ederiz.

Bizim Şiilik olarak bildiğimiz ama çokça Caferilik olarak da geçen bu mezhebi biraz daha yakından tanımaya çalışalım.

Hz. Muhammedin vefatı sonrası İslam dünyasında Müslümanları kimin yöneteceği sorunu ortaya çıkmıştır. Sünni inanış ve Şii inanış arasındaki farkın ana sebebi Hz. Muhammed’in gerçek varisinin kim olduğu ile ilgili olan görüş ayrılığıdır.

Peygamberin sözlerini referans alan grup Hz. Muhammedin hem damadı hem de amcasının oğlu olan, İslamiyet’i ilk kabul etmiş erkek Hz. Ali’ nin Müslümanları yönetmesi gerektiğini savunmuştur. Bunlara Şiat-ı Ali, yani Ali’nin taraftarları, takipçileri denmiştir. Şii ismi buradan türemiştir.

Ali’nin taraftarları yani Şii’ler Hz. Muhammed’in ölümü sonrası hilafet ya da imamlık makamının Ali ile başladığını ve onun soyundan gelenlere ait olduğunu kabul ederler.

Sünnilikte daha çok idari ve politik bir kavram halini alan Halifelik, Şiilikte İmamlık olarak vücut bulmuş ama ayrıca insanlığın üstünde peygamberliğin altında bir makam olarak kabul edilmiştir. İmamlar peygamberlerin birer temsilidir. Onlar gibi masumdurlar, yanılmazlar, günah da işlemezler. İmamın sözü kayıtsız şartsız dinlenir.

Bilindiği ve bugün tüm Sünni Müslümanlarca kabul edildiği üzere Hz. Muhammed’in sonrasında önce yakın arkadaşı ve kayınpederi Ebubekir halife olarak Müslümanları yönetmiş sonrasında sırasıyla Hz. Ömer ve Hz. Osman halifelik yapmıştır. Hz. Osman’ın bir suikastla öldürülmesi sonrası Hz. Ali, ancak dördüncü halife olarak görev almıştır.

İslam kaynakları kendi halifeliğinden önce hiç bir savaşa katılmayan Hz. Ali’nin ondan önceki 3 halifeyi kabulü ile ilgili de çelişkili yorumlar içindedir. Ama Şii âlemi Hz. Ali’den önceki halifeleri kabul etmez.

Hz. Ali’nin halife olmasının ardından Hz. Osman’ın taraftarları ve özellikle onun amcasının oğlu, İslam Devleti Suriye valisi Muaviye, Hz. Ali’nin halifeliğini Hz. Osman’ın katilleri bulunmadan kabul etmeyeceğini açıklar. Bunun üzerine yeni bir Şam valisi atayan Hz. Ali ile Muaviye Sıffın Savaşında karşı karşıya gelirler. Yenişemeyip hakeme başvursalar da Hz. Ali’nin otoritesini derinden sarsan bu durum Emevi Devletinin oluşumunda en önemli role sahip Hariciler ‘in ortaya çıkması ve Müslümanlar arasındaki ilk bölünme olarak tarihe geçer.

Müslümanlar arasındaki kargaşa süreci 661 yılında Hz. Ali’nin öldürülmesi ile farklı bir boyut alır. Hz. Ali’nin kendinden sonra halife olarak açıkladığı oğlu Hz. Hasan, Müslümanlar arasındaki bölünmeyi daha da derinleştirmemek adına halifelikten, Emevi kralı Muaviye lehine fedakarlık eder. Ancak bir şartı vardır, Muaviye’nin ölümü sonrası hilafet tekrar Peygamber’in soyuna dönecek, ya kendisi ya da kardeşi Hz. Hüseyin ile devam edecektir.

Muaviye yıllar geçtikçe bu anlaşmadan rahatsız olmaya başlar ve Şiilerin ikinci imam olarak kabul ettiği Hz. Hasan’ın zehirlenerek öldürülmesini sağlar. Amacı kendisinden sonra hilafetin Hz. Hüseyin’e değil oğlu Yezid’e geçmesini sağlamaktır.

Muaviye’nin ölümü sonrası halifeliği babasından devir alan Yezid, kendisine antlaşmayı ve halifeliğin Peygamber soyuna dönmesi gerekliliğini hatırlatanlarla Kerbela’da karşı karşıya gelir. Burada sayıca çok üstün olan Yezid’in ordusu, Şiilerin 3. İmam olarak kabul ettiği Hz. Hüseyin’i tüm askerleriyle birlikte 680 yılının Muharrem ayının 10’unda şehit eder. Böylece hilafet Emevi Hanedanlığında kalır.

Hz. Hüseyin olayı hem Şii’ler, hem Sünni’ler için çok önemlidir. Şii’ler bu olayı Muharrem orucu tutarak ve matem ile anarlar. Sünniler bugünü aynı tarihte diğer peygamberlerin yaşamış olduğu olayları ve Hz. Hüseyin’in öldürülmesini anarak geçirirler ayrıca oruç tutarlar.

Aşura kelime anlamı olarak 10. Demektir ve günümüzde bildiğimiz aşure tatlısı ile hiç bir ilgisi yoktur.

Hz. Hüseyin’in öldürülmesi sonrası artık hilafet tamamen iki ayrı koldan ilerleyecektir. Sünniler için halifelik önce Emeviler, ardından Abbasiler ve Memluklar, en son da 1924 yılında kaldırılana kadar Osmanlılar tarafından sürdürülecek, Şii’ler için ise imamlar olacaktır. Bu imamlar 12. si olan Muhammed Mehdi ile son bulacaktır. Muhammed Mehdi 4 yaşında iken Abbasilerin zulmünden saklanmak için ortadan kaybolmuştur. Bu imamın hala yaşadığına ve vakti geldiğinde kurtarıcı Mehdi olarak ortaya çıkacağına inanılır.

Bu 12 imamdan belki de en önemlisi 6. İmam Hz. Ali’nin torunu Cafer-i Sadık’dır. Cafer-i Sadık döneminde bu imamın İslam bilgisi ve öğretmenliği etrafında binlerce Müslüman kenetlenmiş, onun öğretileri adeta bir okulmuşçasına benimsenmiş ve onu takip edenler Caferi adını almıştır. Günümüzde İran Şii’leri için Caferi tanımı da kullanılmaktadır.

Zama içinde Caferilik olarak anılacak İran Şiiliğinde, Sünni Müslümanlığa göre birçok uygulama gelişmiştir. Örneğin:

Caferilik te abdest sırasında ayaklar direk suyla yıkanmaz sadece ıslak ellerle ovalanır.

Caferilikte günlük namaz 5 vakit olarak kabul edilse de öğle ile ikindi, akşam ile yatsı birleştirilerek kılınır. Namazda el bağlama şekli, selam ve bitiriş farklıdır.

Caferilikte evlilikler süre biçilerek yapılır ve bu Mut’a nikâhı olarak adlandırılır.

Zekâttan farklı olarak gelirlerinin beşte birini peygamber soyundan gelen fakirler için verirler.

İran hakkında diğer yazılar için tıklayınız

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yazar: Serdar Nazım KÖLÜRBAŞI